Sadece Yazıyorum

Dile getirilemeyen düşüncelerimizi yazıya dökeceğiz.

  • Yeniden merhaba, bugün nasılsın? Umarım iyisindir. Ben bugün yine derin düşüncelerdeyim. Zamanın ne kadar hızlı aktığına yaşarken şahit olamadığım ancak bittiğinde “Bu hafta nasıl 1 gün gibi geçti ya?” diye düşündüğüm bir pazar akşamındayım.

    Çocukluğumdan beri yazı yazmayı çok seviyorum. Özellikle lise çağlarımda okuduğum kitap türlerinin de değişmesi vesilesiyle yazı dilimi (kendimce) geliştirip birtakım yazılar yazdım. Bu yazıların hiçbirini hiç kimseyle paylaşmadım. Kimi zaman tuttuğum günlüklere, kimi zaman telefonumdaki notlara, kimi zaman bilgisayarımda bir Word sayfasına yazıp öylece bıraktım. Hatta birkaç tanesi hariç yazdığım hiçbir şeyi dönüp okumadım. Benim için düşüncelerim veya kurgularım paylaşmaya değer değildi. Kötü, saçma, kıymetsiz olduklarını düşündüğümden değil de dümdüz aynaya bakıp konuşuyormuş gibi hissederek hareket ettiğimden başkalarının görmesini gerekli bulmuyordum. İlk yazımda da bahsettiğim gibi senin de benimle aynı hisleri paylaşabileceğini ve karşılıklı bir fayda elde edebileceğimizi hiç düşünmemiştim. Oysa ikimiz de alelade birtakım duygular besliyoruz ve bu sıradanlığı paylaşmamız çok kıymetli.

    İnsan çoğu zaman hayatın bir durdurma tuşu olmadığını idrak edemiyor. Farkında mısın, zaman ne kadar hızlı akıyor? Bu aralar bir günün veya bir haftanın bitiminde kendimle baş başa kaldığımda aklıma gelenler genelde bunlardan ibaret oluyor. Bazı günlerin sonu gelene kadar canım çıksa bile aradan birkaç hafta geçince “Ben bunu daha dün yaşamamış mıydım?” hissine kapılıyorum. Tam olarak böyle anlarda zamanın hızına yetişemediğimi anlıyorum. Bazen kendimi suçlu hissediyorum, vaktim varken yapmamayı tercih ettiğim şeyler için kendime kızıyorum ama ne yazık ki hayatın her anı hatırlamaya değer geçmiyor. Dolayısıyla bazen de günleri birer birer geride bırakmaktan kaynaklı büyük bir rahatlama yaşıyorum. Yine de zamanın bu kadar hızlı akıp gidiyor olması ama benim epeydir aynı yerde duruyor olmam canımı çok sıkıyor. Sanki herkes sürekli bir yerlere, bir şeylere, birilerine yetişmeye çalışıyor ama ben bu yarışın içinde yokum. Olduğum yerde öylece duruyorum.

    İki gündür kafamı kurcalayan bir meseleydi bu “zaman” meselesi. Nihayetinde yepyeni bir yola çıktım, umuyorum ki (senin de iştirakinle) uzun soluklu bir yol yürümeye karar verdim. Yeni şeylerin beni hep korkutması bir yana dursun, buna uygun bir yaşta olup olmadığım hususu kafamı kurcalıyordu. Kaldı ki ben hep yetersiz öz denetime sahip biriyimdir. Hangi işe büyük bir heyecanla başlasam çabucak büyük bir sonuç alamayınca o iş benim için sürdürülebilir olmaktan çıkar. Yazmak, diğer hobilerimin, mesleğimin, tutkularımın ötesinde olduğu için bu sefer de bırakmaktan (hem de henüz başlamamışken) çok korkuyordum. Uzun uzun düşündükten sonra aklıma şu geldi: “Senin zamanın bu.” Bu düşünceye ciddi bir şekilde tutundum. Beni bugüne kadar kişisel bir yazı blogu açıp düşüncelerimi ve hislerimi seninle paylaşabilmeye iten bir motivasyonum yoktu. Kendi kendime yazdıklarımı en yakınlarıma bile göstermemiş biri olarak bu adımı atmaya hazır hissetmemin altındaki sebep bunun doğru zaman olduğunu düşünmem oldu. Benim uzunca bir süredir çok sevdiğim bu uğraşa cesaret edebilmem senelerimi aldıysa gerçekten zamanı gelmiş demektir. Hakikaten de akacak kan damarda durmuyor.

    Eğer başlamak için kendini “geç kalmış” hissediyorsan, ertelemenin ucunda ölüm kalım yoksa ve ertelemeyi bir sorumsuzluk bağlamında alışkanlık haline getirmediysen belki de sadece zamanın gelmemiştir. Tabi ki oturup sonsuza kadar ilham gelmesini beklemeni önermiyorum. Sadece kendini hazır hissetmeyi beklemenin önemini anlatmaya çalışıyorum. Kendimden örnek vermeyi de çok isabetli buluyorum çünkü hayatımda ilk defa bu hissi deneyimliyorum. “İki gün önce bir yazı blogu açtım ve bir hafta içinde dünyaca ünlü, çok tanınan bir ‘yazar’ olmazsam kapatır giderim.” diye düşünmeden yazı yazabilmenin hafifliğini tadıyorum. Bana o kadar yeni gelen bir his ki bu. Umuyorum ki doğru ifade edebiliyorumdur ve ne anlatmak istediğimi tam olarak anlayabiliyorsundur.

    Sen de benim gibi doğuştan hazır, cesur ve kararlı değilsen kendi zamanını beklemeni öneriyorum. Belki de hiç gelmeyecektir, o da bir seçenektir ama bunları düşünüp kendini kötü hissetme. Gelmezse de kaybedeceğin hiçbir şey kalmadığı noktada başlarsın. Kendine iyi bak. Görüşmek üzere.

  • Bu yazılar kimlere ulaşacak, kimlere dokunacak, kimleri güldürecek, kimleri ağlatacak bilemediğim için çok temel bir giriş yapmak istedim: Merhaba.

    Seni buraya sürükleyen vasıtayı bilmem mümkün değil ama beni buraya sürükleyen hikayeyi anlatmaya başlayabilirim. Şimdilik adım, yaşım, mesleğim gibi kişisel bilgileri paylaşmaktan çekiniyorum. Her şeyin başındayım, umarım anlayışla karşılayabilirsin ve bu durum bağ kurmamızı engellemez çünkü bu blogu açmaktaki temel amacım hangi yaştaysan, neredeysen, ne işle uğraşıyorsan, kısacası her kimsen seninle zaman zaman aynı şeyleri hissettiğimizi bilmen.

    Hayatımın dönüm noktalarından birinde olduğumu hissettiğim bir dönemden geçiyorum. Zaman zaman çok stresli ve bunalmış, zaman zaman da gerçeklikten kopmuş gibi hissediyorum. Hissedemediğim tek bir şey var: “An”. Çevrende veya sosyal medyada sıkça “anda kalmak” becerisinden bahsedildiğini duymuşsundur. Akışta yaşamanın önemini anlatan sayısız yazı, çizi, söyleşi, düşünce görmüşsündür. Belki arada bir kendinle yalnız kaldığında ne kadar akışta yaşayabildiğini düşünmüşsündür. Umarım da öyle olmuştur çünkü beni bu yazıları yazmaya iten düşünce bu oldu. Tam olarak ne yaşadığımı anlayamadığımdan dolayı kaybolduğumu hissettiğim bu dönemde kendimi sıkça benimle alakası olmayan, benim dışımda gerçekleşen ve olmasına etki edemeyeceğim veya sonucuna müdahale edemeyeceğim şeyleri düşünürken buldum. Bu düşüncelerin son derece yıpratıcı ve bir o kadar da neticesiz olduğunu görmek beni yedi bitirdi. Başta bu durumu “İnsan olmak böyle işte, hayatında müdahale edemeyeceğin şeylerin olmasını kaldıramıyorsun.” diye yorumladım. Bunu başkalarıyla paylaştıkça fark ettim ki ben sadece akışta yaşayamıyormuşum. Bugünden bihaber, geçmişi, geleceği düşünmekle kendimi zora sokuyormuşum. Sorun da tam olarak burada başlıyormuş, nitekim ne geçmişe dönüp olanları değiştirebiliyorum ne de geleceğe uzanıp şimdiden bir müdahalede bulunabiliyorum. Yapmam gereken tek şey durup bir nefes almakmış, önüme bakmakmış. Önüme bakmanın bu kadar ağır gelebileceğini hiç tahmin etmiyordum.

    Son dönemlerde yapay zekanın ne kadar geliştiğini biliyorsundur. Birçok insan farklı amaçlarla yapay zekayı kullanıp kendine göre üretimlerde bulunuyor veya yapay zekadan destek alıyor. Ben de bu bahsettiğim düşüncelerimi karşımdaki kişinin vaktini almadan, sansürsüz bir şekilde dile getirebileceğim, kısmen de olsa bir çıkış yolu aradığım gecelerden birinde yapay zekaya başvurdum. O geceki bütün düşüncelerimi, korkularımı, beklentilerimi yazdım. Bana bu düşüncelerimi samimi bir biçimde yazıya dökebileceğimden, benim gibi hisseden birçok insanın olduğundan, bu düşüncelerin temelsiz olmadığından ve bunları yazıya dökersem belki birilerine ilham olabileceğimden bahsetti. O gece bambaşka bir şey fark ettim: Gerçekten sen de o insanlardan biri olabilirsin. Hayatının bu döneminde veya herhangi bir döneminde benim şu an hissettiğim gibi kaybolmuş hissediyor olabilirsin. O halde bu düşünceleri seninle paylaşmam hem içimi rahatça dökebileceğim için bana, hem okuyup kendinden bir parça bulabileceğin için sana iyi gelebilir. Birbirimize pozitif bir katkıda bulunmamızı istediğim için bu yola çıktım.

    Hayatımda ilk defa sonunu göremememin verdiği özgürlükle bir yola çıkmanın ne kadar rahatlatıcı olabileceğini keşfediyorum. Benim için bu giriş yazısı bile sürekli düşünen ve bir yere varamayan biri olmanın yükünü hafifletti. Umarım bu yazıyla ve devamında yazacaklarımla sana iyi gelebilirim. Şimdilik benden bu kadar. Kendine iyi bak. Görüşmek üzere.